Sosyoloji Açısından Mezhepler, Tarikatlar, Cemaatler ve Türkiye

Sosyoloji Açısından Mezhepler, Tarikatlar, Cemaatler ve Türkiye

Prof.Dr. Yümni Sezen
Arel Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi
Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi

Görünen, bilinen ve yaşanan gerçek şudur ki, dinsiz toplum yoktur. Sosyoloji ve özellikle Durkheim ekolü bu gerçeği dile getirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bütün mütefekkirler de aynı şeyi söylemiştir. Hatta Durkheim, her sosyal kurumun din kurumundan doğduğunu izaha çalışmıştır. Teoriler bir yana, doğrusu eğrisi, iyisi kötüsü yanlışı da ayrıca tartışmaya açık olarak, dinin söz konusu edilmediği ve yaşanmadığı bir toplum, ne zaman ne mekân bakımından mevcut olmamıştır ve böyle devam edecek gibidir.

Dil gibi, örf ve adetler gibi, iktisadi hayat gibi din de bir kültür alanıdır veya kültür haline gelir. August Comte’un üç hal kanunu tezi, sadece tarihi süreçteki ağırlık kazanan dönemleri tespite çalışmaktan ibaret olmuş ve bugün de büyük ölçüde bir yanılgı olduğu anlaşılmıştır. İnsan zihninin metafizik ihtiyacı devam etmektedir. Pozitif dediği şeye, eşyaya, olguya, sanayiye, teknolojiye insan teslim olmamış, bunların uydusu haline gelmemiştir. 21. yy. dinin ortadan kalktığı değil, daha çok yoğunlaştığı bir yüzyıl olarak karşımıza çıktı. Esasen A. Comte, insanlık dini diye bir din ihdas etmeye çalışarak kendi kendisiyle çelişkiye düşmüştür.

Sosyal bir kurum olan dinin, diğer sosyal kurumlarla ilişkisi nedir? İkinci meselemiz budur. Bütün sosyal kurumlar, yan yanalık değil, iç içelik manzarası gösterir, şu anda bunların hepsini inceleyecek değiliz. Ancak üç sosyal olay ve olgu, tarih boyunca dikkati çeken ve önceliği olan bir süreç içine girmiştir. Din, iktisat, siyaset. İlk günden beri bu üç dinamik gerçek birlikte hareket etmiştir. Üçlüden biri dönem dönem ön planda oluyor, diğer ikisini peşine takıyor, düzeni ve işleyişi buna göre kuruyor. Bazan öbürü öne geçiyor. İlk birkaç bin yıl, belki birkaç onbin yıl, üçünün ilişkisini ayırt etmek zordur. Gittikçe üçü arasındaki ilişki düzeni belirginleşmeye başlamıştır. Orta çağda Batı’da, Doğu’da, Orta Doğu’da din ön plandadır. Daha sonra iktisat ön plana geçmiştir. Merkantilizm, kapitalizm dönemleri böyledir. İdeolojiler dönemini de böyle değerlendir-melidir. Mesela Marksist ideoloji, iktisadı temele koyan, dini de, diğer sosyal kurumları da buna bağlayan, yani bunun peşine takan bir dönem başlatmıştır. Fertleri ve toplumları etkilemiştir. Ama bu peşine takma veya diğerlerini adeta bir gölge kabul eden anlayış ne dini, ne siyaseti ortadan kaldırabilmiş, ne de önemsiz hale getirmiştir. İnsan tabiatı devam ettikçe, insan başka bir varlığa dönüşmedikçe, hiçbiri ortadan kalkmayacak, ya da önemsizleşmeyecek görünüyor.

20. ve 21. yy. siyasetin öne çıktığı bir dönem gibi görünmektedir. İktisadı ve dini yönetir hale gelmiştir. İstismar dediğimiz sorunlar da bu yüzden artmıştır. Öbür taraftan din, iktisat ve siyaset, bu üç dinamik gerçek, her dönemin egemen sosyal sınıfını oluşturmuş ve her döneme ait medeniyeti temsilde rol oynamıştır.

Bahsettiğimiz din hangi dindir, nasıl bir dinden söz ediliyor, doğrusu yanlışı hangisidir gibi mesele sonraki meseledir. Bu konu sosyolojik değil, teolojik bir konudur.

Dinsiz veya dine kayıtsız kalan bir toplum yoktur dedik ama, bu, din toplumun tamamını kuşatır ve hele aynı kalıba döker demek değildir. Böyle bir şey vaki olmamıştır ve olmaz, Totemizm, animizm gibi dinin, kültürün kendisi olan toplumlarda böle içten içe ve genellikle sessizce, itiraz veya ayrışmalar olmuştur. Fakat bunlar büyük ve peygamberi olan, evrensel dinlerdeki boyutta elbette değildir.

Din ile ilgili çok genel ve özet bu çerçeveden sonra şimdi esas konumuza geçebiliriz. Büyük dinlerde, kaynaklar ne kadar belli olursa olsun, bir müddet sonra, anlama, yorumlama, ihtiyaçları karşılama bakımından farklılaşmalar başlar. Bunun biraz daha ayrıntılı sebepleri şunlardır: Tefsir ve tevil farklılıkları. O dine başka kültürlerin dâhil olması ve yeni ihtiyaçların doğması. O dine giren her toplumdaki çeşitli sorulara cevap ihtiyacının doğması. Eğitim usullerindeki farklılık. Zaman zaman reform ihtiyaçları. Dış tesirler. Köy veya şehir tipi topluluk oluşu.

Kültürler arasında yayılan bir din, o toplumun karakterine göre şekil alırken, büyük küçük farklılaşmalar yaşamıştır. Hint’teki Budizm, Tibet’tekinden ve Çin’dekinden farklıdır. Japonya’da ise elde kılıç samuray tipi bir Budistlik olmuştur. Çin’de Tao ve Konfüçyüs felsefesiyle birleşmiştir. Avrupa’da Hıristiyanlık, siyasetle, iktisatla birleşerek veya reform ihtiyacıyla (Protestanlık gibi), yahut onu haç, kilise, vaftiz vb. gibi tamamen kültürleşmeye terk etmekle, farklılıklar, yani mezhepler haline dönüşmüştür. İslam dünyasında da şartlar ve sürecin özellikleri farklı da olsa, benzer şeyler olmuştur.

Farklılaşmaların boyutları ve nitelikleri değişiktir. Ya inanç temelli derin çatlaklar halindedir. Bunlara İslamî literatürde fırka deniyor, ya işlemlerde (muamelat) az sayıda farklılıklardır ve temelde farklılaşma yoktur. Yorum farklılıkları, davranış farklılıklarına bazan yol açar, bazan açmaz. Cemaat kavramı daha çok buraya aittir. Mezhep kavramı genel bir kavram olup, her türlü farklılıklar için kullanılmaktadır. İslam literatüründe mezhep, fıkhî (dinî hukuk) meselelerdeki ayrılıklardır ve bunlar “ekoller” gibidir. Her meselede bunları görebiliriz. Mesela tıp dünyasında bilimsel müştereklikler bellidir, fakat Hacettepe Tıp Fakültesiyle Çapa Tıp Fakültesinin stilleri (tıbbî içtihat ve yorumları) farklı olabiliyor. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ile, Yüksek İslâm Enstitülerinden dönüşme diğer İlâhiyat Fakülteleri, özellikle İstanbul M.Ü. İlâhiyat Fakültesi yorum ve içtihatlarında aynı değildir. İmam-ı Azam Ebû Hanife ekolü ile İmam-ı Şâfiî arasındaki farklılıklar gibi dinde de durum böyledir.

Bizi burada daha yakından ilgilendiren, aynı millet, aynı kültür, aynı mezhep içindeki ayrışmalardır. İslam toplumu örneğinden hareketle ve ilk günden itibaren süreci takip ederek, durumu şöyle analiz edeceğiz. Dini grup genişledikçe ve ilk halka hayattan çekilince, merkezin ruhi otoritesi geride kalmıştır. Birliği ve otoriteyi temin etmek, artık bırakılan yazılı metinlere ve eğitim sistemine ait olacaktır. Zaman zaman dinin saflığını muhafaza etmek, onu işleyerek sosyal yönden geliştirmek üzere, kabiliyetli kimseler ortaya çıkmıştır. Gelecek için bu durum, olumlu veya olumsuz, her iki şekilde rol oynaya bilmişdir. Bu iş bazı yerlerde ruhban sınıfının doğmasına da yol açmıştır. Aynı kültür içinde, aynı şartlarda küçük dinî grupların, şucu bucu diye adlandırılan grupların incelenmesi, sosyoloji için önemlidir. Bu gruplar kendi aralarında da, seküler gruplarla da mücadeleye girmektedirler. Bunun iki ana sebebi var. Birisi benzer olan tutumlar, diğeri benzer olmayan tutumlar. Benzer tutumlar “Sizin istediğinizi biz de istiyoruz, ama daha çok”, “Sizin sevdiğinizi biz daha çok seviyoruz” gibi. Diğeri daha çok sebep olan bir tutumdur. “Sizin sevdiğiniz bazı şeyleri biz sevmiyoruz”, “İstediğiniz bazı şeyleri biz istemiyoruz” gibi. Örneklendirirsek, “başörtüsü olmasa da olur”, “başörtüsü olmazsa olmaz” gibi. Din dışı hayatla ilişkilerinde de farklı yorum ve tutumlar ortaya çıkmaktadır. Tarikatlar derinleşme iddiasından, eğitimin özellikli hale getirilmesinden doğmuştur. Cemaatler, dinin daha çok siyasi ve iktisadî hayatla iç içeliğini temsil ederler. İster tarikat, ister cemaat şeklinde olsun, hepsi sosyal hayatın bütün kurumlarıyla ve özellikle siyasetle beraber olmuştur ve devlet için problem teşkil etmişlerdir. Dinin kendisi için de problem olmuşlardır. Çoğu kez önüne gelenin kanaat ve kabiliyeti dairesinde dini temsile kalkmaları söz konusu olmuştur. On yıl önce, polis kayıtlarına göre, İstanbul’da yedi bin şeyhin var olduğu tespit edilmiştir.

Nüfuz ve itibar sahibi olma gayretleri, menfaatler, siyasi sebepler cemaat ve tarikatların gidişatında önemli rol oynamaktadır. İçinde dine ve topluma hizmet etme arzusu, bir köşeye sıkışmış olarak bulunabilir. Ama topluma yansıyan yanlarıyla, zararlı olmaya başlamışlardır. O cemaat mensubu ile siyasi iktidarı elinde bulunduranlar arasındaki ilişkiler, ileri safhalara varmıştır. Bugün Türkiye’de bu durum açıkça görülmektedir.

Bunun dine zararı, din hakkında güvensizliklerin oluşmasına sebep olmasıdır ve dinin çizgisinden saptırılmasıdır. Demek ki başından beri objektif olarak açıklamaya çalıştığımız şekilde her şey masumâne değildir. Ama biz değer yargısı kullanmadan tasvire gayret ettik. Yoksa her şeyin, doğrusu eğrisi, güzeli çirkini, hakikisi yanlışı vardır. Fakat bunun açılımına girmek, sosyolojik değil, teolojik bir konudur ve bu da elbette yararlı bir anlatımdır.

Dinin kendisi bile, siyasi organizasyon için (devlet için) hassas bir konudur ve bu konuda olgun bir kıvam bulmak, tarih boyunca zor olmuştur. Çünkü toplum, hele gelişmiş ve ilerlemiş toplumlar, tek bir inanç grubundan oluşmamıştır. Din ile siyasi ve idarî erk arasında, normal ilişkiler pek az olmuş, daha çok olumsuzluklar görülmüş ve görülmektedir. Eğitim alanında problemler hep var olmuştur. Laiklik bile bu duruma tam bir çözüm sağlayamamıştır. Durum bu iken bir de cemaat, tarikat ve benzeri bölünmeler hassasiyeti birkaç kez katlayarak büyütmüşlerdir. Din, inananla inanmayanı ayırdeder ama birlikte yaşamalarına hiçbir engel koymaz. Yeter ki devletin ve toplumun baş ilkesi adalet olsun. Müslümanlıktan, çok sayıda örnek arasından birkaç örnek verirsek, mesele daha iyi anlaşılabilir. Medine Beyannamesi (manifestosu), yalnız müslümanların değil, diğerlerinin de aynı çatı altında olmak üzere, hukukunu belirleyen bir devlet beyanna¬mesidir; “Dinde zorlama yoktur” (Bakara 256); “Rabbin dileseydi bütün insanlar inanırdı. O halde insanları zorlayacak mısın” (Yunus 99); “Allah dileseydi hepinizi tek şeriata bağlı bir ümmet yapardı” (Maide 48); “… Müşriklerle yaptığınız anlaşmaya sonuna kadar riayet edin …” (Tevbe 4); “… Sözleşme yaptığınız müşrikler size karşı doğru durdukça siz de onlara doğru harekette bulunun. Allah şüphesiz hainlikten sakınanları sever” (Tevbe 7); “Müşriklerden biri sana sığınırsa kabul et. Belki bu sayede o, Allah’ın sözünü dinler. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır” (Tevbe 6).

Tarikat ve cemaatlere gelince bunlar inananları ayırır. Çünkü bunlar din içinde din olmuşlardır. Gruplara tahsis edilmiş özelleştirme içine girmişlerdir. Daha iyi eğitimle, kaliteyi kovalamak ve benzer iddialarla inananlar bölünmüştür ve gerçekte zihinsel ve duygusal militanlar yetiştirmek istemiştir. Doğal olarak bu, eylemsel militanlığa dönüşebilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulunca, Mustafa Kemal Atatürk, tekke ve zaviyeleri kapattı. Bunu yapmakla ve laiklik ilkesini getirmekle isabetli bir şey yapmıştır. Fakat, yapılacak çok şey olduğundan veya başka mülahazalarla, bir süre boşluklar oluştu. İlke şudur: Bir şeyi kaldırdığınız veya ihmal ettiğiniz zaman, o şeyin arkasında bir gerçek ve zorunlu sebep varsa, kaldırdığınız şeyin daha iyisini ve doğrusunu koymak zorundasınız. Bir sosyal gerçeği red ve inkâr edemezsiniz, ancak yönlendirebilirsiniz. Aksi halde başıboş bıraktığınız veya ihmal ettiğiniz o gerçek başka şekillerde karşınıza çıkar. Meselâ, hastaneleri ve eczaneleri kapatırsanız, insanların hastalarını tedavi etmesini ortadan kaldırmış olmazsınız. Gerekmişse, onları ıslah etmek, daha iyisini ortaya koymak durumundasınız. Meselâ dini görevlerle ilgili teşkilatı ve İlâhiyat Fakültelerini kaldırmakla daha tehlikeli yolların kapısını açmış olursunuz. Türkiye Cumhuriyeti’nde tam da böyle olmuştur demiyoruz. Fakat bazı arızalar yaşanmıştır.

Bugün ülkemizde yaşadığımız keşmekeşi, doğru değerlendirmeliyiz. Evet, önemli bir gerçektir ama sadece istismar deyip geçmek olmaz. Toplum her kesimi ile bölünmüş¬tür. Toplumu yanlış din anlayışı, cemaat ve tarikatlar bölmüştür, siyaset bölmüştür. Siyaset maalesef bölücü özelliğini her zaman ön planda tutmuştur ve hele ihtiraslı, kin ve intikam duygusuyla hareket eden siyasetçiler elinde, tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Polis bölünmüştür, yargı mensubu, üniversite mensupları, iş adamları, medya, bürokrasi, aydınlar bölünmüştür. Etnik bölünme istekleri sınırları zorlamaktadır. Atatürk’ten sonraki siyasetçiler, devlet ve millet adamı olma özelliğini kazanamamışlardır. Dinin istismarı, tarikat ve cemaatlerin tutumu, tehlikeleri kat be kat arttırmaktadır. Çözüm yolu olarak teklif edilen demokrasi de fırsatçılık ve kötüye kullanmak için gündemde tutulmakta, sürekli laf üretilmektedir. Türkiye bu keşmekeşten bir çıkış yolu bulmak için gerekli güce, kabiliyete ve tecrübeye sahiptir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir