Türk Milletinin Cehaletle ve Hainliklerle İmtihanı Devam Ediyor

Türk Milletinin Cehaletle ve Hainliklerle İmtihanı Devam Ediyor

Prof.Dr. Yümni Sezen

MEDİNE SÖZLEŞMESİ Mİ, MEDİNE BEYANNAMESİ Mİ?

Her devirde, ilkel topluluklar dışındaki her toplum için cereyan etmiş olan ve etmekte bulunan bunalımların, problemlerin, tehlikelerin daima biraz fazlası Türk Milleti’nin payına düşmüştür ve şu anda da öyledir. Bu milletin önce cahillikler ve hainliklerle başı hep dertte olmuştur. Son yıllarda yaşanan ve son günlerde doruğa çıkan İslam’ı istismar bunlardan biridir. İslam’ın ilk yıllarında yayınlanan “Medine Beyannamesi”ni tersinden okuyarak, şu anda hainliğe de alet ederek kullanıldığını görüyoruz. Bu da açılım siyasetinin sonuçlarından biri olsa gerektir.

Hatayı hepimiz yapıyoruz, ağız alışkanlığı sözleşme deyip çıkıyoruz. Aslı esası “Medine Beyannamesi (bildirisi)”dir. Batılı kavramla manifestosudur. Taraflarca (ki taraflar diye bir şey yoktur) üzerinde anlaşma sağlanan, maddeleri müzakere edilmiş bir sözleşme söz konusu değildir. Böyle bir şey olmamıştır. Medine Devleti, herkesin, özellikle yahudilerin hak ve hukuku ile ilgili bir bildiri yayınlamıştır. Bunu saptırmamalıdır.

Hicretten sonra, 622 yılında, Hz. Peygamber önderliğinde devlet ve diğer sosyal mües¬seseler dönemi başlamış oldu. Bir taraftan vahiy devam ediyor, din tebliği ve din oluşumu sürü¬yor, diğer taraftan sosyal hayat ve müesseseler yeni inanç sistemine göre yeniden şekilleniyordu. Hak ve hukuk önemliydi, çünkü İslam’ın insan, toplum ve devlet için temel ilkesi adalettir.

Hz. Peygamber 47 maddelik bir beyanname yayınladı. Metin, toplum kesimlerince oturulup anlaşma yapılarak ortaya konsaydı, bundan daha güzel olmazdı. Belki de bundan dolayı sözleşme denişi, alışkanlık haline gelmiştir. Herkesin ve her kesimin hak ve hukuku gözetilerek, bilhassa sorumlulukları da belirtilerek bir beyanname ilan edilmişti. Bu konuyla en çok meşgul olan Rahmetli Prof. Muhammed Hamidullah Hoca, buna “vesika” tabirini kullanarak “Medine Vesikası” demiştir. Beyannamenin tam metninin orijinali ve tercümesi için Hamidullah Hoca’nın eserlerine başvurmalıdır (İslâm’ın Hukuk İlmine Yardımları; İslam Peygamberi, I, s. 202-210; Vesaik, s. 66-72).

Uyulması istenen esaslar şunlardı:
•    Devlet bir hukuk devletidir. Haklar âdil şartlarda ele alınmıştır.
•    Müslüman olmayanlara, din ve vicdan hürriyeti esas olarak hakları verilmiştir.
•    Barış esastır.
•    Sosyal devlet anlayışı ağırlıklıdır. Mağdura yardım esas olduğu gibi, hiç kimse tek başına malî yük altında bırakılmamaktadır.
•    Vatan kavramı getirilmiştir (Md. 39. Hz. Peygamber’in yaşanılan bölge sınırlarına ait bir çeşit harita niteliğinde kroki çizdirdiği nakledilir).
•    Dinî yayma hakkı korunmuştur. Fakat asla zorlama yoktur.
•    Kısas hükümleri uygulanır.
•    Katile yardım etmek yoktur.
•    Zulme uğrayana yardım edilecektir.
•    Her şey adalet ölçülerine göre icra edilecektir.
•    Kast sistemi (değişmez katı sınıf sistemi) reddedilmiştir (Md. 15).
•    Anarşi yoktur (Md. 13). Karışıklık çıkaranlara karşı herkes birlik olacaktır. Bir ihtilaf olursa, Allah’a (Kur’an’a) ve Resulüne başvurulacaktır. Yani toplumun merkezi otoritesi ve referansı Allah ve Resûlüdür.

Bu beyannamede besbellidir ki, hukuk esasları esas alınmış ama, devlet, otoriteyi paylaşmamıştır. Çoğulculuk sadece inanca aittir. Bu da zorlama olmadan hukukî düzen içinde yürütülür. Yahudiler dahil, bütün toplum Arapça konuşmaktadır. Arapların yaşadığı Medine (Yesrib), İmparator Adriyan’ın zulmünden kaçan yahudilerce, bir ara işgal edilmişti. Zaman içinde burayı vatan yapmışlardı. Sonra Evs ve Hazrec kabilelerinin buraya yerleşip çoğalmasıyla yahudi hakimiyeti kırılmış, şehrin idaresi bu iki Arap kabilesinin eline geçmişti (Bkz. T. W. Arnold, İntişar-ı İslam (İslamın Yayılması) Tarihi, çev. Hasan Gündüzler, İstanbul 1971, s. 51). Hicretten sonra da Hz. Peygamber önderliğinde müslümanlar bir şehir devleti kurmuş oldular. İhtilaflı olmakla beraber, muteber tarihçi ve araştırmacıların kanaati, Medine’deki Yahudilerin gerçekte yahudi ırkından olmayıp, Musevî Araplar olduğu yönündedir. Bunların adları İsrailî adlar değil, Arap adlarıdır. Nadir oğulları (Nâdir), Hâris oğulları (Hâris), Kaynuka oğulları (Kaynuka) gibi (Bkz. Ali Himmet Berki – Osman Keskioğlu, Hatemu’l-Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara 1960, s. 208-209). Müş-rikler zaten Araptı ve Arapça konuşuyorlardı. Demek istediğimiz, etnik ve kültürel manâda öne çıkabilecek bir çoğulculuk mevcut değildi, yeni inanç karşısında yer alan ve sonunda az sayıda kalan farklı inanç sahipleri vardı. Unutmamalı ki yahudilerin bir kısmı da müslüman olmuştu. Yine demek istiyoruz ki, sözleşme yapacak “taraflar” söz konusu edilebilecek durumda değildi.

Beyannameye göre bölge sorumlulukları verilmiştir ama bu sorumluluklar devletin iç güvenliği ve bütünlüğü maksadıylaydı. Sorumluluklar aynı zamanda barışı korumak ve tecavüzü önlemek içindi. Bir eyalet sistemi asla değildir (Md. 45b). Merkezi otorite Hz. Peygamber’dir. Ayrıca beyannameye göre önemli bir husus, savunma gere¬kirse, yahudilerden asker yardımı değil, sadece para yardımı kabul edilecektir (Md. 36a).

Medine şehir Devletini ve onun anayasası niteliğindeki bildiriyi, hele o gün için bütün önemine rağmen, tam ve değişmez bir model olarak almak doğru olmaz. Çünkü orta yerde tamamlanmaya doğru giden bir Kur’an vardır ve toplum, İslam’ın istediği toplum şekline inkılap edinceye kadar devam edecektir. İslam toplumları ve devletleri genişledikçe, çekirdek olan Medine Beyannamesinin siyası organizasyonu devam etti ve fakat ona yeni idarî kurallar ve düzenlemeler, milli esaslar eklenerek genişledi. Mesela kabile sorumlulukları divanlara aktarıl¬mıştır. Araplar büyük devletler dönemine geçince, artık karşımızda Evs ve Hazrec kabileleri ve aşiretler, yahut bir avuç yahudi yoktur. Hiyerarşik cüzler kaybolup tek bir cemiyet ortaya çıkmıştır. Türkler, İranlılar, Hintliler gibi farklı kültürler İslam’a katılınca, her şeyde olduğu gibi siyasi teşkilatlarda da zenginleşme olmuştur. Yeniliklerin, sadece İslamî ilkelere uygun olmasına özen gösterilmeye çalışılmıştır. Beyannameye dönersek, orada “Son merci Allah ve Resulüdür” denildiğine göre, çok hukukluluk veya çok siyasilik sistemi diye bir şey söz konusu olamaz. Yan yana eşit parçalardan meydana gelmiş hukuk çokluğu, siyasî özerklikler, bütüne ulaşamaz, toplum düzeni gerçekleşemez (Bunlar için bkz. Yümni Sezen, İslamın Sosyolojik Yorumu, İstanbul 2004, s. 323-326).
Açık gerçeklere ve tarihi belgelere rağmen İslam’ın kötüye kullanılması, bugün artarak devam ediyor. Bir tek bölücü-kürtçülerin İslam istismarı kalmıştı, onu da gördük. Açılım siyaseti¬nin işleri buraya götüreceği belliydi. İslamî referanslar ve özellikle İslam’ın evrenselliği alet edil¬mektedir. Doğru veya yanlış, her hareket, kendini genel ve evrensel ilkelerle, geniş ve büyük refe¬ranslarla ilişkilendirerek bütünleşmek ve meşrulaşmak ister. Bunu sapmış yolda olanlar bile yapmaya kalkıyor. Siyaseten de İslam toplumlarından medet ummayı deniyorlar. Öbür taraf¬tan Türk ve İslam düşmanlarıyla aynı dil, aynı kavramlar kullanılmaktadır. “Çoğulculuk”, “ulus dev¬letin yanlışlığı ve ümmeti parçalayıcılığı”, “ulus devletin Batının icadı olduğu” (peki Kürtçü¬ler niye ulus devlet peşindeler?), “tek devlet, tek bayrak, tek dil olamayacağı” gibi. Komedi mi de¬sem, yüzsüzlük mü, “Kul hakkı yememek”, “karıncayı bile ezmemek” gibi duygusal sığınmalar da eksik değil (Bunlar PKK’nın ağzına ne de yakışıyor ya). Gerçekte bu işler Lawrence (Lavrens, 1888-1935 yılları arasında yaşamış, Arapları Osmanlı idaresine karşı kışkırtan İngiliz ajanı. Doğu dillerini şive farklarına varıncaya kadar bilen, bir Arap kadar dil ve adetlerini, bir müslüman kadar da şartlarını öğrenmiş, zaman zaman dini kıyafet giyip camilerde vaaz veren bir ajan) tipi işlere dönüştü. İngilizlerin İslam ümmetini parçalamasından söz ediliyor. Sanki o zaman İslam birliği vardı? Hedef Osmanlı Devleti idi. Osmanlı toplumu, bir İslam ümmeti değil¬di. İçindeki müslüman olmayanların oranını, dışındaki müslümanları göz önüne alırsak, Osmanlı bir İslam ümmeti değildi. Ama İngiliz’e ve bütün Avrupa’ya göre bu devlet de yıkılmalıydı. Zaten Osmanlı birçok sebepten yıkılmaya mahkûmdu ve yıkıldı. Lavrens’ler bu işi kolaylaştırdı ve hızlandırdı.

Gerçek şu ki Türkiye’yi parçalamak için iç ve dış düşmanlar atağa kalkmıştır. Artık bunu görmemek ya geri zekâlılık, ya da hainliktir. İç ve dış hainlere, iç gafiller eklenmiştir. Gafiller, hainlerle birleşmekte olduklarını artık anlamalıdırlar. Gaflet devam ettikçe hainliğe eş olur. Türk düşmanlığının dış gücü de, iç damarı da devam ediyor. Şimdi de kürtçü Lavrenslerle karşı karşı¬yayız. Üstelik İslam istismarı ile aldatılacağız. Sûret-i Hak’tan görüntüler de var: “Radikal dinci faşistler (Hizbullah, el-Kaide gibi), “İslamî kriterleri sırf kılık kıyafetler üzerine tanımlamanın (başörtüsü, tesettür v.b.) pozitivist bir yaklaşım olduğu” v.s. Bu doğrular onların ağızlarına ya¬kışmıyor ki. Hem ulus devletlerin bir Batı icadı olduğunu, ümmeti parçalayıcı olduğunu söylü¬yorlar, hem İslam’ın ulusal birliği ve ulusal mücadeleyi desteklediğini anlatıyorlar. Evet, İslam milli birliği ve milli mücadeleyi destekler ve bu tecrübe ile sabittir. Ama ırkçılığı ve etnik başkal¬dırıyı değil. Bölünüp parçalanmayı değil, bütünleşmeyi destekler. Biz Lavrens’e ne zaman inanabiliriz? Hidayete ermiş olduğunu ne zaman anlarız? Gerçekten müslüman olduğunu anlar¬sak, bu da yetmez, Türk Milletini parçalamaktan, İslam ümmetini kandırmaktan tövbe ettiğini bilirsek o zaman inanırız.

Genç iken “İslam istismarı, din istismarı” söylemlerine inanmaz, bunda din karşıtlarının bir bahanesi olduğuna kani olurdum. Yine bu şekilde hareket edenler var, fakat bunlar azınlıkta kaldı. Yaşadıkça gördüm ve anladım ki din, gerçekten istismar ediliyor. Çünkü en büyük gerçekler en çok istismar edilmektedir.

Bugün ne yazık ki, istismarlara kanmış; bölücülerin bile dini kullanmalarına aldanmış; hırsızlıkları, yolsuzlukları dinî keramete bağlamış; İslam’ı, milli olanın, yani bizde Türk’ün karşısına dikmeye gönül vermiş, her şeyhin söylediğini Allah sözü kabul eden müslümanların sayısı az değil. Karl Marx’ın “din afyondur” dediği şey tam da budur. Evet biliyoruz ki Marx, bizim anladığımız şekilde böyle bir din anlayışını değil de bizatihi dini kastediyordu. Fakat onun tanıdığı, algıladığı din, çarpıtılmış, kir pas içinde bırakılmış din değil miydi? Bu tür din anlayışı afyon değil de nedir? Bunu, 500 sayfa “Tarihi Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi” kitabını yazan, 10 sene sonra “Maddeci Felsefenin Çıkmazları” kitabı ile tekrarlayan biri olarak ben söylüyorum. İslam gibi bir din böyle çarpık ve akıldan izandan uzak anlaşılırsa, bu afyondur. Aklını kullanmayı defalarca emreden İslam, kendi canına kastetmiş, birlik ve beraberliği bozmak iste¬yenlere, saçmalıklarda keramet arayanlara hiç yaklaşır mı?

II
ÖZERKLİK İSTEYEN OLİGARŞİLER
(Tek kişinin yönetim hâkimiyetine monarşi (Çağa göre krallık, padişahlık, imparatorluk, tiranlık, diktatörlük v.b.), bir grubun yönetim hâkimiyetine oligarşi deniyor)

Her gün malûm kişilerin bir şey söyleyip günlerce medyada bunu tartıştığımız bir ülke olduk. Her gün yeni bir gündem. Türkiye böyle bir mekân ve zaman diliminin baş temsilcisi oldu. Durum ilginç olduğu kadar tehlikelidir. Çünkü problemler ve tehlikeler, bilerek bilmeyerek gizlenmiş olmaktadır. Memleket bölünmeye giderken; çok zengin ile çok fakir, şımarıklarla çöplükten yiyecek toplamaya çalışanlar bir arada yaşamaya devam ederken ve gittikçe uçurumlar artarken; milli kültür gittikçe bozulurken; halka sunulacak olan şeylerin ruhunu sadece reklamlar teşkil ederken; yeni nesil uyuşturucu batağına yuvarlanıp Türkiye’nin geleceği çürümeye terkedilirken, siz filan şöyle dedi, böyle dememeliydi, falan ayağa kalkmamış, filankes çok konuşmuş, birileri uzun boylu, diğeri kısa boylu, piramitler paralel oldu, paraleller kesişti diye laf üretip duruyorsunuz, her gün televizyonları, basını işgal ediyorsunuz. Ne yazık ki bunların dinleyici, seyirci pazarını da buluyorsunuz. Aydın idealsiz, halk bilinçsiz, hele ikisi de menfaatperest hale gelmişse, şeytanın değmeyin keyfine gitsin.

Pazara sunduklarınızı reklamlarla, yani her türlü yalanla dolanla, kandırmayla, albenilerle telkin ediyorsunuz. Ciddi şeyleri reklamların arasında sunuyorsunuz. Reklamlardan, dedikodu¬dan, magazin denilen şımarık densizliklerden arta kalan yer ve zamanı siyasi programlara ayırı¬yor, bunları da kavga içinde geçiriyorsunuz. Bütün toplum adeta dev bir sahne ve salon içinde seyirci haline gelmiştir. Liberal-kapitalist, hem de küresel bir düzenden başka ne beklenir ki. Oyalanmak ve eğlenmek lâzım. Fakat Türkiye bunun cıvığını çıkarmıştır.

Öbür taraftan ciddi meseleler alttan alta veya açıkta, kıra döke sürüp gidiyor. Milletin bağrını kanatıp duruyor.

Özentiyle, taklitle, bilinçsizlikle ve idealsizlikle Türk Milletinin toplumsal ekseni kaymıştır. Toplumda müesseseler, askerî güç, güvenlik, yargı, ekonomi, bilim, eğitim, sanat, siyaset müesseseleri ya yan yana, ya hiyerarşi içinde yer alırlar. Eski durum bunların hiyerarşi içinde yer aldıkları şeklindeydi. Yeni durumda, yani modern toplumda, özellikle Batı’da, bunların yan yana oluşu görülüyor. Modern ve demokratik toplumun özelliklerinden sayılan bu tarz, fertlerin özgürlükleri gibi müesseselerin de özgürlük ve özerkliklerini ifade ediyor. Fakat bu müesseselerden biri, oligarşik hale geçip, hiyerarşiyi kendi çatısı altında kurma mücadelesi vermektedir. Batılı toplumlar, kendilerine has felsefe ve anlayışlarla, belki kabiliyetlerle, bunu bir biçimde çözmüşe benziyor. Doğulu toplumlar, eski ile yeninin çatışmasını yaşıyor. Özellikle kültür ve medeniyet bunalımı yaşayan Türkiye’de böyledir.

Türkiye’de sosyal müesseseler yan yana ve özerkliği yakalama hevesinde. Bu yüzden oligarşik grupların çoğalmasına da sahne olmaktadır. Yeni toplumlarda, gerçek ve muhtemel oli¬garşiler şunlar olmuştur: Siyasi erk, askerî kurumlar, zenginler, yargı mensupları, üniversite gibi bilim müesseseleri, bürokrasi, medya. Her birinin dayandığı bir güç vardır. Askerler silahtan, zen¬ginler paradan, üniversiteler bilgiden, yargı hak-hukuktan, bürokrasi yetkiden, medya propagan¬dadan güç alır ve baskıcı bir güç kullanmaya çalışır. Siyasi erke gelince, halkın tercihe dayalı çoğunluğundan güç almaktadır ve diğerlerinin üstüne çıkıp hiyerarşiyi kendisiyle oluşturmak istemektedir. Adil, bilgili, yapıcı, ahengi kurucu, faal olduğu sürece bu hakimiyeti hak edebilir. Ama diğer güçleri, özellikle hukuku yanına almazsa, hele ahlaki hassasiyeti taşımazsa, işler oli¬garşiyi de aşan bir modern zalimliğe dönüşebilir. Türkiye’de bugün buraya doğru gidilmektedir. Askeri oligarşiye son verelim derken, bir başka biçimde tahakkümcülüğe gidilmiştir. Liberal-kapitalist karaktere uygun olarak menfaat grupları bu yeni oligarşinin çevresinde toplanmış, istis¬marlarla halkın bir kısmı da inandırılarak, oligarşik çember genişletilmeye çalışılmıştır. Oligarşi ne kadar genişlerse genişlesin, toplumun tamamını kuşatamayacağına göre, karşısında olanları bulacaktır. Ne kadar sertleşirse o kadar çatışmalar ve huzursuzluklar artar. Öyle de olmuştur.

Yeni düzene dinî otorite, bir anlamda dinî oligarşi katılır mı? Ruhban sınıfı olan toplumlarda elbette. İslam’da ruhban sınıfı olmadığı için, böyle bir oligarşi oluşmaz. Ancak radikal tutumlarla baskıcı bir alan her zaman olmuştur. Hatta radikal ve saptırılmış tutumlarla terörist hareketler bile olmuştur ve bu da gittikçe İslam’dan uzaklaşmalarını doğurmuştur. Şu da var ki oligarşik güçlerden herhangi biri, özel olarak siyasi kurumlar, dini kullanabilmiş ve dinî otoriteler oligarşi yandaşı olmuştur. Şu anda Türkiye’de böyle bir manzara gözden kaçmamak¬tadır. Cemaat ve tarikatların bazısı da zaman zaman tahakküm heveslisi olabilmektedir. Bugün Türkiye’de siyasetin, din alanında derinden gidenlerle ortaklık ettiğini bilmeyen yoktur. Oligar¬şilerini bu yolla güçlendirmek istediler. Ortaklık bozulunca neler olduğunu ve olabileceğini görüyoruz.

Her güç bağımsız kalmak istiyor, diğerlerinin müdahalesini istemiyor veya destek olmasını temine çalışıyor. Özellikle bugünkü Türkiye, propaganda gücünden dolayı oligarşisi inkâr edilemeyen medyayı yanına almayı başarmış siyasetle iç içe yaşıyor. Oligarşiler dayandığı gücü de istismar ederek bu yola girerler. Askerin silah gücünü bazan istismar etmesi, hukukçunun yargı bağımsızlığını istismar edebilmesi gibi, siyasi erkin seçim sandığını istismar etmesi odur. Günümüzde okuyan gençlerin hayatlarının ve geleceklerinin birkaç saatlik bir test denilen sınava bağlanması gibi, Türk Milletinin de hayatı ve geleceği, seçim sandığına bağlanmaktadır. Peki başka yolu mu var bunun? Alternatif rejimleri eleyebilmek için demokratik rejim önemli şartları taşımaktadır. Önce oligarşiye hevesler terkedilmeli, kalıcı ve egemen olmak için hilelere, istismarlara, kandırmalara başvurulmamalı, bunlar siyasetmiş gibi kullanılmamalıdır. Sandık da sandık diye bir şekilperestlik bırakılmalı, kalite yakalanmalıdır. Şartın zor tarafı iki taraf da kaliteli olmalı. Seçen de seçilen de. Yani bilinçli, samimi ve vicdanlı. “Hırsız da olsa ben bunu tutuyorum” anlayışı, seçilenin kalitesizliğinden daha kötü ve daha tehlikelidir. “Siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz, başına o çeşit adamlar geçer.” Yani bu, her toplum layık olduğu idareyi bulur demektir. Dünyanın bütün mütefekkirleri, filozofları, sosyologları toplansa bundan daha doğru, daha üstün sözü söyleyemez, teşhiste bulunamaz. Çünkü bu teşhisi cihan peygamberi Hz. Muhammed yapmış ve bu sözü söylemiştir.

Bugün Türk Milleti her kesimi ile bölünmüştür. Bunu önce siyasetçiler, ihtiraslarıyla, intikam duygusuyla yaptı. Böldüğü ve sille tokat giriştiği insanları nasıl idare edeceği merak konusudur. Toplumun yarısını, aydının çoğunu peşinen düşman kabul eden, idaresine talip olduğu insanlarla ilişkileri, savaşa çıkmak gibi gören ve bunun için kefen giydiklerini söyleyen siyaset¬çiler, kimleri kastettiklerini bildikleri için, ilk adımda böleceklerini itiraf etmiş olmaktadırlar. Olan bitene bakılırsa, kefenin de düşmanın mecazi anlamı yoktur ve mecaza sığınılacak tarafı kalmamıştır.

Siyasetçiden sonra, cemaat ve tarikatlar, din adına, hem de inananları bölmektedir. Allah’a inanan, aynı peygambere, aynı Kitaba inanmış, aynı kıbleye dönen insanları bölmüşlerdir. Sakın kalite için eğitim demesinler buna. Böyle olmadığını kendileri bile biliyor. Kalitenin yükselmesi için, önce iddia sahibinin kaliteyi yakalaması lâzımdır.
İslam inananla inanmayanı ayırt eder ama bir arada yaşamalarına hiçbir engel çıkarma¬mıştır. Yukarıda sözünü ettiğimiz Medine Beyannamesi, yalnız müslümanların değil, diğerlerinin de aynı çatı altında olmak üzere hukukunu belirleyen bir devlet beyannamesidir. “Dinde zorlama yoktur (Bakara, 256)” beyanı zaten bu işin dayandığı delildir. “Rabbin dileseydi bütün insanlar inanırdı. O halde insanları zorlayacak mısın? (Yunus, 99)”; “… Müşriklerle yaptığınız anlaşmaya sonuna kadar riayet edin … (Tevbe, 4)”; “… Sözleşme yaptığınız müşrikler size karşı doğru durdukça siz de onlara doğru harekette bulunun. Allah, şüphesiz hainlikten sakınanları sever (Tevbe, 7)”; “… Müşriklerden biri sana sığınırsa kabul et. Belki bu sayede o, Allah’ın sözünü dinler. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır (Tevbe, 6)”. Birçok tarikat ve cemaat ise inananları ayırmıştır. Kalite isteği inananları ayırmalı mı? Bu gruplar din içinde din olmuşlardır. Eğitim ve dindarlık bahanesiyle, zihinsel ve duygusal militanlar, meczuplar yetişmiştir. Siyasetçilerin ayırmalarına bunlar eklenince, toplumumuzun bugünkü hali ortaya çıkmıştır. Polis bölündü, yargı mensubu bölündü, üniversite mensubu, iş adamları, bürokratlar, aydınlar, medya bölündü. Etnik bölünme istekleri ayrı bir beladır. Artık buna bakan yok.

Küresel-Liberal-Kapitalist belası içinde meselelere çözüm bulmak oldukça zordur ama, gerçek aydını bulan ve dinleyip anlayan bir halk ile halkı anlayan ve ona değer veren bir aydın arasındaki uzlaşmayla, parçaların değil, bütünün mutluluğunu yakalamaya çalışmakla, sorunların çoğu çözülür. Özellikle siyasetçi istismarcı olmadan bu algıya yer verirse, böyle bir yaklaşıma ulaşırsa, mutlulukta büyük rol sahibi olacaktır. Aksi halde işler daha kötüye gidecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir