Türk-İslam Sentezi Alerjisi

Türk-İslam Sentezi Alerjisi

Prof.Dr. Yümni Sezen

Türkiye’nin başında bunca bela varken, ideolojik ve kültürel dertlerimiz bile neredeyse unutulup her şey siyasete endekslenmişken, problemler her gün artarak devam edip dururken, şimdi bu konu nereden çıktı, denilecektir. Evvela biz bunu çıkarmadık. Birileri zaman zaman hiç yeri değilken sataşıp duruyor. Ayrıca meseleler iç içedir ve birbirinin sebebidirler. Belki de bu mesele bilinçli hale gelmediği için, aydın dediklerimiz, problemleri arttırmaktadırlar.

30-40 yıl önce Türk-İslam sentezi konusu gündemdeydi. Sonra İslamcılar hızla siyasette ve iktidarda söz sahibi olmaya doğru gidince, sentez meselesi gündemden düşmeye başladı. Çünkü sentezin bir tarafı önemini, hatta varlığını yitiriyordu. Sadece senteze değil, Türklüğe de karşı çıkılıyordu. Siyaset tıkanmaya, olaylar milli olanın aleyhinde gelişmeye yüz tutunca, İslamcılar Milliyetçiliğe göz kırpmaya başladılar. Gerçeği mi görüp ıslah-ı nefs ettiler, samimi mi değiller, elbette niyetleri bilemeyiz. Bakıp göreceğiz.

Şimdi, alerji duyulan şu Türk-İslam sentezinin aslına bakmaya çalışalım.

Sosyoloji, Max Scheler’in ağzından şöyle der: “Tek bir Hristiyan, Hristiyan değildir.” Bu sözün salt dini değil, sosyolojik bir anlamı vardır. Bu demektir ki din bir müessesedir ve dinin mensubu, bu müessesenin de mensubudur. Bu da ister istemez işin içinde kültür vardır demek olur.

Bir toplumda, isterlerse insanlar tek tek Müslüman olacak, fakat bu durum toplumu etkilemeyecek, toplum bunlardan haberdar olmayacak veya bunlarla ilgilenmeyecek, böyle bir şey düşünülebilir mi? Din, Allah ile kul arasındadır derken, burada iman kastedilmektedir. İman dinin temelidir ama tek başına din demek değildir. Dıştan bir başkası tarafından görülmeyen ve bilinmeyen, ancak ifade edilirse açığa vurulup paylaşılan veya paylaşılmayan imanın, Allah ile kul arasında olması, bir temel hareket noktasıdır. Kaldı ki bu da ona çevreden verilmiş ve fakat içselleştirilmiştir. Açığa vurulan imanın tezahürleri, çok kişiye ait olunca, dikey boyutluluğu aşıp yatay boyuta geçmiş olur. Bu tezahürler artık o toplumun malı, yani “din” olmuş olur. Böylece din, Allah-İnsan-Toplum arasında bir meseledir. Bu izahımız evrensel bir din içindir. “Kültür dinleri” sırf kültür olarak devam ederler ve onlar kültürün bir çeşididirler. Totemizm, Animizm vb.

Evrensel din, davranış ve hareketler haline geldiği için, Allah-Alem-İnsan ile ilgili zihni ve fikri açılımına toplum da katılmıştır. Zaten toplum insan ve alemin bir parçasıdır. Karıştırılan şey şudur: Siyasi ve idari otorite ile din arasındaki ilişki. Bu ilişki de bir gerçektir ama diğer bir gerçek olan din-toplum, din-kültür arasındaki ilişkiyle karıştırılmakta, bir uyum sağlanamamaktadır. “Din                               devleti” veya “Devlet dini” meselelerine haklı bir alerji, öbür taraftan bizi gerçek dışı ve bilim dışı yerlere taşıyabilmektedir.

Bu genel bilgilerden ve kanaatlerden sonra, Türk-İslam sentezi meselesine yaklaşalım. Sentez kelimesinin, meseleyi doğru yansıtmadığı, isabetsiz olduğu, 1970’li yıllarda anlatıldı. Ayrıntılara girmeden çok öz olarak tekrarlayalım. Sentez ya kimyasal anlamda ya da Hegel’in zirveye taşıdığı felsefi anlamda kullanılmıştır. Hidrojen ile oksijenin sentezi suyu oluşturur. Artık su ne hidrojendir ne oksijendir, başka bir maddedir. Felsefede de tez, antitez ile bir senteze girer ve yeni bir fikir oluşumu ortaya çıkar. Oysa, mesela Türklük ve İslamiyet senteze girip ne Türk ne İslam olmayan yeni bir fikir, inanç ve hayat tarzı ortaya çıkmaz. Yani ikisinden ayrı bir başkalaşım çıkması söz konusu değildir. Hem Türk hem Müslüman olmak, adeta ödünç alınmış bir kavramla, sentez kavramıyla ifade edilmeye çalışılmıştır. Ama kastedilen, meselenin niteliği ve hayatın oluşturduğu gerçektir. Amaç açıktır ve zaten oluşmuş olan bir hayat tarzının izahını, belki ideolojisini yapmaktan ibarettir. Siz isteseniz de istemeseniz de anlasanız da anlamasanız da hayat bu gerçeği yaşıyor ve sürdürüyor. Düşünceye ve bilimsel alana aktarılmasında, aşırılıkların, yanlış noktaların, sapmaların, amaçtan uzak alışkanlıkların olup olmadığını değerlendirmek isteği olabilir. Ayrıca bu konu, Türk ve İslam’a has değil, genelde din-kavim ve kültür birlikteliğinin bir konusudur. Çinli Budist de var, Hintli veya Japon Budist de. İngiliz de Hristiyan, Alman veya İtalyan da. Budist Tibetli, Budist Uygur, Hristiyan Amerikalı, Hristiyan Fransız, hiçbiri garip değil de Müslüman Türk neden problem olsun? Problem hayatta değil, aydının kafasında görülüyor. Siz buna sentez demeyin de Türk-İslam birlikteliği, Türk-İslam terkibi deyin. Yahut birini sıfat diğerini isim olarak kullanın. Müslüman Türk, Müslüman Arap gibi. Belirli bir oluşumu anlatmış olursunuz. Hristiyan İngiliz, Budist Japon vs. de böyledir. Budist Arap demiyor isek, böyle bir din-kavim birlikteliğinin gerçek hayatta karşılığının olmadığındandır.3-5 Arabın Budist olması ise kültürü ilgilendirmiyor ve kimse bunun farkında değildir.

Mesele evrensel bir din olan (bütün insanlara hitap eden) bir din ile milli kültürlerin teker teker uyuşabilmesidir. Bilindiği gibi tek tip kültür yoktur. Ancak onların müşterek özlerinde ve hayat gayelerinde müştereklik vardır. Her kültürdeki insanın konuşması, yiyip içmesi, yemeği pişirmesi veya çiğ yemesi, hastalarını tedavi etmesi, vasıtalar kullanması, giyinip kuşanması gibi yüzlerce hayat tarzı ve düşünce biçimleri, çeşitlilik içindeki müşterekliklerdir. Hiçbir şey yoktur ki insanlar arasında müşterek olmasın. Ama bu eksik bir tespittir. Şöyle tamamlanır: İnsanlar arasında hiçbir şey yoktur ki farklı ifade edilmesin. Din de, hayata geçince bu kurala uyar. Dünyadaki kültürlerin toplamından tek bir kültür oluşmadığı gibi, kapalı dinlerin toplamından da evrensel bir din oluşmaz. O halde biz, kültür ile evrensel veya açık din dediğimiz din arasındaki ilgi ve ilişkiye bir yorum getirmek durumundayız. İslam hem Arab’a hem Türk’e hem İranlıya hitap edebilecek, onların kültürlerine yerleşecek, ama kendisi kalacaktır, hem de o kültürde geleneksel hale gelecek ve fakat vahiy ve tebliğ kimliğine bir zarar gelmeyecektir. Bu nasıl olabilecek veya nasıl olmuştur? Mesele budur. Bunun dini-sosyal-bilimsel analizi ayrı bir uzmanlık alanıdır ki burada buna girecek değiliz. Ancak şunu ifade etmeliyiz ki, tek tek insanların Müslüman veya Hristiyan olmasının ötesinde, kültürlerin İslamlaşması veya Hristiyanlaşması vs söz konusudur. Onun için Arap, Türk, Fars örneklerini verirken, İngiliz veya Fransız demedik. Onlar başka bir din ile bütünleşmişlerdir. Yani kültürlerinin müslümanlaşmasından sonra İslam örneğine katılabilirler. Yoksa binlerce İngilizin veya İtalyanın müslüman olması, kültür-din ilişkisi için bir şey ifade etmez. Kültür müslümanlaşmadıkça, şahısların müslüman olması, iki kültür arasında kalıp hayatını devam ettirmesi gibidir. Kültürlerin müslümanlaşması veya hristiyanlaşması (vs) asırlar içinde oluşur.

Bir kültürün müslümanlaşması, doğru bir yol takip edilmişse, kendi kimliğini terk etmesi değil, yeni bir anlam ve yeni bir tarz kazanması demektir. Dil ve diğer kültürel değerler devam eder ama yüklendiği anlamlar ve gayeler değişir. Mesela İslamiyet Türk diline ne yapmıştır? Türkçe devam etmiş ama artık Dede Korkut’un, Kaşgarlı Mahmud’un daha sonra Yunus Emre’nin, Mehmet Akif’in dili haline gelmiştir. Tıpkı İslamiyet’ten önce puta şiir yazan Arap şairinin, daha sonra İslamiyet’e şiir yazması gibi. Ama aynı Arapça ile. Değişim, kelimelerde ve harflerde gözle görülmez ama hissedilir. Halk şiir ve musikisinde de değişim kendiliğinden oluşur. “Ben müftüye danıştım, sen benim olacaksın”, “Uyan uyan sabah oldu, namazını kıl Fadime’m”, “Mevlam sabırlar versin” gibi. Bunlar bir başka Müslüman toplumda, mesela Endonezya Müslümanlarında aynısıyla bulunmaz. Ama orada da bir başka terkip, bir başka model meydana gelmiştir. Ancak oradaki de buradaki de Müslümandır.

Bir milletin kültürü, İslamiyet ile bir problem teşkil etmeden yeni bir tarza kavuştuğu gibi, millet olma, hatta Milliyetçilik de bir problem teşkil etmez. Yeter ki saptırılmasın ve aşırı uçlara taşınmasın. Din ve milliyet, dindarlık ve milliyetçilik birlikte olduklarında, hayata ve topluma anlam katarlar. Yoksa birbirinin yerine geçmez, özdeşleşmezler. Ancak yan yana ve birbiri ile ilgisiz gibi de durmazlar. Birliktelikte ikisi de aşırılığı kabul etmez. Dinde aşırılık, nasıl bizzat dine aykırı ise ve dine zarar verirse, milliyetçilikte de aşırılık, milliyetçiliğe aykırıdır ve ona zarar verir. Bu aşırılıklarda gerçek ahenk sağlanamaz. Uyum yorumuna karşı çıkanların bir kısmı, birinde veya diğerinde aşırılığa kaçanlardır. Türk’e yanaştırılması istenmeyen, aslında İslam değil, İslamizm (İslamcılık) anlayışı olabilir. Yahut ırkçılar karşı çıkabilirler. Bu ideolojidekilere dikkat edilmelidir.

Türk-İslam birlikteliğine karşı çıkanlar (sentez kelimesini doğru bulmayıp meselenin özüne karşı çıkmayanlar hariç),yahut alerji duyanlar kimlerdir?

1-Türk’e ve Türklüğe karşı olanlar.

2-İslam’a karşı olanlar.

3-İkisine birden karşı olanlar.

4-Bu kanaatleri taşımadığı halde bu konunun cahili olanlar, terkibi kavrayamayanlar. Bu insanlar sadece itiraz etmekte, ama hiçbir yorum getirmemektedirler.

Konunun uzağında olup da farklı bir niyet taşımadan birliktelik yorumuna karşı çıkanlar, şu soruların cevaplarını verebilmelidirler:

1-Çanakkale ve İstiklal Savaşları, Türklük için mi, Müslümanlık için mi yapıldı?

2-Bu savaşlarda şehit olanlara sorulabilse, hangisi için öldünüz, ne cevap verirlerdi?

3-Çanakkale ve İstiklal Savaşları’nda bizi imha etmek isteyenlere sorulsa, Türklüğe mi İslam’a mı hücum ettiniz, ne cevap verirlerdi?

Mustafa Kemal,1922’de şöyle diyordu: “Türk ve İslam Türkiye Devleti, iki saadetin tecelli ve tezahürüne kaynak olmakla dünyanın en bahtiyar bir devleti olacaktır.” (Atatürk, Nutuk III, Vesikalar, s. 1251)

Din gibi insana hitap eden, hayattan ve gerçeklerden kopuk olmayan milliyetçilik, saygı bütünlüğünü korumak için dine dayanmak zorundadır. Bu saygı mevcut dinden alınmak istenmiyorsa, yine tarihi ve manevi başka bir şeye sarılmak zorunda kalınır ki bu, gerçek hayattan kopmak demektir. Ziya Gökalp’e göre millet, harsları(kültürleri)ve dinleri bir olanlardır. Buna bugün siyasi ve hukuki anlamda bir vatandaşlık ilave etmiş olmak, aynı devlete tabi olmanın gereğidir ve fakat meselenin niteliğini bozmak değil sadece çerçeveyi genişletmektir.

Teorik olarak yapılan din ve milliyetçilik ayrımları, hayatın pratiğinde geçerli olmamış, ikisinden sadece birini esas alarak yapılan telkinler sorunlar yaratmıştır. “Türk-İslam sentezi Türklük için bir tuzaktır” lafları, eğer kasıtlı değilse, konunun çok uzağında olmayı göstermekten başka bir şey değildir. Tarihi ve sosyal gerçekler ya bilinmemekte ya gözardı edilmektedir. Osman Turan’ın dediği gibi, ırken Türk olmayan Müslümanların neden Türkiye’ye göç etmek istedikleri ve göç ettikleri, onları vatanlarından söken ve bize bağlayan kuvvetin manası düşünülmelidir. Yine Mümtaz Turhan’ın dediği gibi, bir Pomağı, bir Arnavutu, bir Boşnağı, bir Çerkez ve Gürcüyü anavatanlarından koparıp Türkiye’ye sürükleyen, önceden gelmiş olanları da bizimle beraber yaşamaya sevk eden kuvvetin din olduğu unutulmamalıdır. Ancak neden başka bir İslam ülkesine değil de Türkiye’ye? Kendilerini hem Türk hem Müslüman sayan bu insanlar, bizim Türklük ve Müslümanlığı birlikte kendimizde barındırdığımızı bildikleri için bizi tercih etmişlerdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir